Babasının eski mit mensubu olmasından sanırım Türkiye’de her kişiyle ilgili belgelere rahatlıkla ulaşabilir ve rahatlıkla belgesel çekebilir.
Can Dündar hem Atatürk’le ilgili hem Ahmet Kaya ile ilgili hem de Said Nursi ilgili belgesel çekmiş ve çekebilecek tek insandır bu ülkede. Ankara’ya gitse Genelkurmayın arşivlerine rahatlıkla girebilir oradan çıkıp Barla’ya gitse Said Nursi’nin şahsi eşyalarını inceleyebilir ve hatta 45 yıldır bu davaya hizmet etmiş müritlerin bile el dahi sürülmediği 1950 model Chevrolet'ini bile çalıştırabilir. Sanırım “solcu ama adam gibi adam” unvanının kaymağı bu olsa gerek.
Deniz Baykal’ın “belgeseli beğenmedim” açıklamasına kadar, yukarıda saydığım nedenlerden dolayı pek fazla ısınamadığım tavşan dışkısı, bitaraf Can Dündar ağabeyimizin Mustafa belgeseline gitmeye pek niyetim yoktu. Ama Baykal beyin bu açıklamasından sonra gitmek boynumun borcu oldu ve gitmeye karar verdim.
Baykal’ın beğenmediği bu belgeseli hangi sinemada izleyeceğimde çok önemliydi. Seyircinin tepkisi daha rahat algılayabilmek için Kemalistlerin bolca bulunduğu İstanbul’umuzun CHP kokan Kadıköy ilçesinde izlemeye karar verdim. Atatürkçü Düşünce Derneğini tam karşısında bulunan bir sinemaya denk gelmekte Allahın bana bir lütfu olsa gerek dedim ve Altıyolda, boğa heykelinin 200 m kadar yukarısındaki Moda yokuşundaki bir sinemaya bilet aldım.
Belgesele gitmeye pazartesiye denk getirmemin tek sebebi sevgili cep telefonu operatörümün kampanyasından başka bir şey değildi elbette. Kampanyayı bilenler yanlış anlamasın belgesele maalesef her zamanki gibi bir erkek arkadaşımla yani iki sap gitmek zorunda kaldım.
Sinemadaki insan portföylerinden biraz bahsetmek gerekirse.30-40 kadar okullarından öğretmenleriyle gelmiş ortaokul çocuğu, sakalsız bıyıksız parlak derili Kemalist amcalar, cumhuriyetin en büyük neferlerinden olan ve yüzlerinde benim odayı badana edebilecek kadar boya bulunan ve sinemadaki her sahneye sesli yorum yapan menopozlu kokana teyzeler, koltuk altlarında cumhuriyet gazetesi olan ve kendini entelektüel zanneden gençler, ağzında bulunan bir haftalık sakızı dahi sesli çiğneyebilen eski açık kız kuruları(taktığı başörtünün hakkını veremeyen kızlar için arkadaşlar arasında bahsi geçtiğinde gülmek için benim uydurmuş olduğum bir terim, ayriyeten maça idenler bilirler bazı statlarda kale arkası için verilen isim),sevgilisiyle ele ele belgesel izleyen gençler ve ben ile arkadaşım Ahmet.
Sinemanın otuzuncu dakikası dolmak üzereyken yukarıda bahsi geçen bazı amcalar ve teyzeler kaldıramadıkları bazı acı gerçeklerden dolayı salonu oflayarak terk ederlerken, arkaları dönerek bize de “hadi sizde çıksanıza Atatürk elden gidiyor” bakışı attılar.
Belgesele gelecek olursak.
Belgesel Atatürk’ün insan yönü anlatılmış. Osmanlı Selanik’i kaybedene kadar sürekli memleketine dönme isteği. Annesine olan özlemi. Kuleli askeri lisesinden kalma Raks sanatçısı Monaya olan aşkı. Latife ile Fikriye’yi ikisini birden idare etme isteği ve ikisini de kaybedişi. Karanlık odada yatamayışı. Son günlerinde vuku bulan ölüm korkusu. Sigara,kahve ve içki gibi vücuda anlık keyifler veren maddelere düşkünlük vb özellikleriyle ilk kez insan Atatürk anlatılmış.
Belgeselde işlene temel konulardan biri Atatürk yalnız bir insan oluşu. Ama bir farkla; şu ana kadar son günlerinde yalnız olduğumu sandığımız Atatürk aslında hayatı boyunca yalnızmış da haberimiz yokmuş. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim bir devrimci için bu yalnızlık gayet normal.
Belgesel Atatürk’ün çok iyi seçilmiş eski fotoğraflarıyla ve Rumeli türküleri ezgileriyle dolu. Bu fotoğraflarda ilk dikkatimi çeken Atatürk’ün ilk zamanlar bıyıklı oluşu, Milli birliği sağlama aşamasında halk desteği alamayacağını anlayınca sakal bırakışı ve arkasından aldığı halk desteği. Devrimleri yaptıktan sonra ise hem sakal hem de bıyıklarını kesip şimdiki Kemalist amcalara benzeyişi.
Bu belgeselde dikkat çeken unsurlardan biride Vahdettin bahsi sanırım. “Bu kadına haddini bildirin” sözü ile hatırlayacağım Ecevetin de ölmeden evvel dediği gibi “Vahdettin hain olmadığı ve Atatürk’ü Samsun’a bizzat kendi gönderdi” gerçeği de ortaya çıkıyor.
Belgeselde Atatürk’ün devrimci yönü vurgulanmış. Milli birliği sağlarken yanını şehleri, hocaları ve kanat önderlerini alan Atatürk’ün ülke düşmanlardan kurtulduktan sonra, devrimleri yaparken bu kesimleri nasıl bir kalemde silişi, onlara rağmen kısa sürede kağıt üstünde yaptığı devrimi halkında benimsemiş olduğu yanılgısına düşmüş olduğu anlatılmıştır.
Belgeseli izlerken beni en çok etkileyen husus ise Atatürk’ün isteği ile Cumhuriyet gazetesi vasıtası ile başörtüsü bile değil çarşaf giyen bir halktan iki senede güzellik kraliçesi çıkartılmış ve bu kraliçeye askılı yarı çıplak bir elbise giydirilmiş olmasıdır. Bu sahneyi görünce şimdiki Kemalistlerin “İran gibi olacağız çarşafa gireceğiz” yakınmaları aklıma geldi. Aslında bu topraklarda seksen sene evvel tam tersi olmuş yani iki yılda Anadolu halkı çarşaftan yarı çıplaklığa geçmiş.
Belgeselde önemli bir hususta Türk tarih kurumunun yayınladığı Atatürk tarafından kaleme alınan Milli Birlik kitabının eksik iki sayfasının da yayınlanmasıdır. Genelkurmayın Atatürk ile ilgili tüm bilgileri içeren ATASE arşivlerinden Can Dündar tarafından bulunmuş olan bu iki sayfada; Atatürk’ün “İslâmiyet’in milli bağları gevşettiği, milli hisleri uyuşturduğuna inanıyorum ve bu nedenle iktidarı gökyüzünden, yeryüzüne indiriyorum” ifadesi ile birlikte Kürtlere demokratik özerlik sözü verdiğinin ortaya çıkmıştır.
Sanırım bu ülkede endişe etmekten, gerçekleri görmediğimizin bir kanıta da bu olsa gerek.
Belgeseli izleyince şu kanıya vardım ki; Aslında Atatürk’ün kendini sevdirmek gibi bir kaygısı yok ama şimdikilerin ve o zamanki etrafında bulunan dalkavukların böyle bir kaygısı var
Filmde izleyen insanları 3 kategoriye ayırabiliriz.1 kategori Atatürk’ün bu özelliklerini bilen ve bilinmesini istemeyenler.2. kategori Atatürk’ün bu özelliklerini bilen ve bilinmesini isteyenler.3 kategori ise Atatürk’ün bu özelliklerini bilmeyen ve belgeseli izleyince şaşıranlar. İlk 2 kitleyi kısmen entelektüel, 3. kitleyi ise kısmen avam kitle olarak tanımlayabiliriz
Belgesel çıkışında ise fazladan neredeyse hiçbir bilgi almadan çıktım. Bildiklerimi tekrarladım anlayacağınız.
Bu arada Can Dündar’da servetine servet kattı haberiniz olsun
15 Kasım 2008
entropi

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder