17 Kasım 2010 Çarşamba

Ayrılış
















Köfte yaptım, ellerimdeki kadere ve soğana razı oldum…

Ve fakat yine, yeniden “akıntıya” bir türlü dâhil olamadım. Sorun nehrin derinliğiyle, genişliğiyle yâda akıntının şiddetiyle alakalı değil, zira onlar sonraki aşama. Sorun “suyla” alakalı. Suya giremiyorum.

Bilenler bilirler ki; “yüzme” soğukkanlı davranarak, bekleyerek yâda ne bileyim yavaş yavaş öğrenilmez. Yüzme öğrenmesi gereken çocuk alelacele, bağırışlarla suya atılır. Asla acınılmaz. Çocuk suda çırpınırken, “ha boğuldum ha boğulacağım” derken yüzmeye başlar. Yoksa suya alışayımla falan uğraşılmaz.

Zira insan cennete aittir, “değişiklik” falan istemez aslında. İstediği tam olarak “güven” ve “rutindir”. Değişiklik gibi şeyler “nefse” zarardır. “Korkuya”, “kaygıya” ve “ümitsizliğe” yol açar. “Travmatik” sonuçları dahi olabilir.

Değişiklik “ayrılıştan” gelir aslında. Herhangi bir şeyi “terk etmeden” değişiklik olmaz.

İnsan önce cennetten ayrıldı. Sonra ana rahminden, sonra anne sütünden yani memeden, sonra belki okula başladı anneden ayrıldı, sonra üniversitede yâda lisede evden ayrıldı, yâda belki askerde evden ayrıldı, sonra aileden ayrıldı evlendi, sonra ölümler başladı birileri ondan ayrıldı, belki annesi belki babasını tamamen kaybetti. En son ise ayrılışların en bilinmezi oldu ve kendisi de dünyadan ayrıldı.

Sonuncusu hariç tüm bu ayrılmalar bir tür travmaya yol açar. Kişiliği geliştirir, bakış açısını genişletir, bazılarında sanatsal etkilere bile yol açar ama hemen herkesi duygusallaştırır. İnsanın yaşlandıkça duygusallaşması bu ayrılıkların artmasındandır zira.

İnsan her sıkıntıda eskiye, ayrılmadan önceki hale geri dönmek ister. Bilir ki acısını ancak maziye dönmek dindirecektir. Bu yüzden “depresyona” giren birçok insan dizlerini karnına çekerek bir süre bekler. Bu ana rahminde ki ceninin duruş pozisyonudur. Tam olarak o ilk ayrılışa gitmek ister. Kendini en rahat, en güvende o pozisyonda hisseder. “Emniyet-güven” her şeydir zira. Her sorunun ilacıdır.

Bu ayrılışların faydası da vardır tabi ki. “Özgürlüğü” getirir beraberinde “özgüveni” artırır, “üretimi” artırır insanın içindeki “cevheri” ortaya çıkarır ve hatta “yetenek” bu gibi hallerde fark edilir. Hele birde sanata yol açarsa ne ala ne mutlu.

Yoksa sürekli annesinin, ailesinde himayesinde olan biri “zavallıdır”. Ne özgürdür, ne özgüveni vardır, ne üretebilir, ne de yeteneklerini ortaya çıkarabilir. Ama şurası kesin ki güvendedir, emniyettedir. İçindeki “insan” değil ama “hayvan” rahattır. Nefsi zirvededir.

İşte en kötüsü “araf” da yani arada kalanlara olur. Onlar suya girmekle girmemek arasında olanlar, nehrin kenarında, kumsalda bekleyenlerdir. Ne hayvanı rahattır, ne insanı. Ne tam özgürdür, ne tam emniyette. Zavallı bile değillerdir, adeta bir “hiçlerdir”.Araf da olup cennettekilerini izleyip,  iç geçirenlerden ,“ah keşke bende orada olsaydım ” diyenlerden farkları yoktur.

En iyisi ise su konusunu aşıp,s uya girip akıntıya da uymayanlardır. Kendi akıntısına, kendi doğrusuna gidenlerdir. Ne mutlu onlara…

Şu “kapitalizmin”, “modernizmin” hâkim olduğu dünya da kurallara uymayıp özgür olabilenler pek şanslı. İşte onlar hem “annesini” hem “karısını” idare edenler gibi sabır abidesidi olan, hem “dünyasını” hem “ahiretini”, hem hayvanını hem insanını memnun ederek kurtarabilenlerdir.

Siz siz olun ne yapın ne edin onlardan olun ama asla insanınızı hayvanınıza ezdirmeyin.

Kim bilir belki bir gün Kafka’nın “Dönüşüm” ündeki Gregor Samsa gibi yatağımızda bir “böceğe” dönüşmüş şekilde uyanırız.

entropi 

Hiç yorum yok: